“Tutuklu Gazeteciler İçin Türkiye’de Etkili Bir İç Hukuk Yolu Var Mı?” paneli gerçekleştirildi

Ankara’da hukukçular,  Ankara Barosu ve toplumsalhukuk tarafından düzenlenen “AİHM’de Son Gelişmeler Işığında Tutuklu Gazeteciler İçin Türkiye’de Etkili Bir İç Hukuk Yolu Var Mı?” konulu panelde  bir araya geldi.

Ankara Barosu ve toplumsalhukuk tarafından düzenlenen “AİHM’de Son Gelişmeler Işığında Tutuklu Gazeteciler İçin Türkiye’de Etkili Bir İç Hukuk Yolu Var mı?” konulu panel Ankara Barosu Eğitim Merkezi Konferans Salonunda gerçekleştirildi. Toplumsalhukuk.net editörü Avukat Sercan Aran’ın moderatörlüğünü yaptığı panele, Av. Revşan Deniz Çobanoğlu, Siyasal Bilgiler Fakültesi öğretim üyesi Yrd. Doç. Dr. Kerem Altıparmak ve Cumhuriyet Gazetesi Ankara Temsilcisi Erdem Gül konuşmacı olarak katıldı.

Açılış konuşmasını Ankara Barosu Başkanı Avukat Hakan Canduran yaptı. Canduran’ın açılş konuşmasının ardından panelde ilk konuşmayı yapan Erdem Gül, konuşmasına 8 Ocak 1996’da gözaltında iken polis tarafından dövülerek öldürülen gazeteci Metin Göktepe’nin doğum günü olması vesilesiyle Göktepe’yi anarak başladı. Gül konuşmasında Göktepe’nin gazetecilik yaptığı için öldürüldüğünü, Cumhuriyet iddianamesinde gördüğü üzere gazetecilik yapmanın bugün de suç sayıldığını söyledi.

“Hayır” demek zorundayız”

Beş aylık tutukluluğun ardından hazırlanan Cumhuriyet iddianamesinin gazetecilik açısından ibretlik bir tespitle başladığını belirten Gül, “Cumhuriyet Gazetesinin yayın çizgisinin son üç yılda bazı örgütler lehine yüzde yüz değiştiği iddiası ile” aslında gazeteciliğin yargılandığını ifade etti. Türkiye’nin az sayıdaki dünya rekorlarından birinin gazeteci tutukluluğu konusunda olduğunun altını çizen Gül konuşmasında şu ifadelere yer verdi:

12 Eylül döneminde bile şahit olmadığımız şeyler görüyoruz. 12 Eylül döneminde bile mahkemenin tahliye ettiği kişiler yeniden alıkonulmazdı. Bir askeri darbe dönemiyle bugünü kıyaslamak da ayrıca üzüntü vericidir… Bu referandumda, daha etkili bir iç hukuk yolu olarak, gazeteciler Hayır konusunda rahat olabilirler. Evet konusunda zaten rahatlar. Çünkü bu referandum Türkiye’nin otoriterleşme ve tek renge doğru gidişinin yasal, anayasal hale dönüştürülme referandumudur. Farklılıkların ortadan kaldırılması referandumudur. Bir gazeteci, ifade özgürlüğünün, düşünce özgürlüğünün, renklerin bu kadar azaltıldığı bir düzlemde Hayır der

Av. Revşan Çobanoğlu ise 150 basın kuruluşunun kapatılarak mal varlığına el konulduğu, 156 gazetecinin cezaevinde olduğu, akademisyenlerin ihraç edildiği, seçilmişlerin tutuklandığı bir ortamda avukatların nerede hak arayacağı ve nasıl etkin sonuç alacağına ilişkin sorulara yanıt aradığını; Anayasa Mahkemesinin etkili bir iç hukuk yolu olup olmadığı, doğrudan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine başvuru yapılıp yapılamayacağı, her iki yolun birarada denenip denenemeyeceği gibi soruların hala gündemde olduğunu belirterek AYM ve AİHM  başvuru kriterlerine ilişkin değerlendirmelerde bulundu.

Çobanoğlu konuşmasında, AİHM kararlarında AYM’nin tüketilmesi gereken bir iç hukuk yolu olarak değerlendirildiğini, 15 Temmuz sonrası Mercan ve Zihni kararlarında da AİHM’in benzer bir değerlendirme yaptığını, ancak tutuklu gazetecilere ilişkin bir istisna yaratarak durumu incelemeye başladığının söyleyebileceğini ifade etti.

“Türkiye’de tüketilecek bir iç hukuk yolu kalmamıştır.”

Son olarak söz alan Siyasal Bilgiler Fakültesi öğretim üyesi Yrd. Doç. Dr. Kerem Altıparmak, Avrupa Konseyi İnsan Hakları Komiserinin yayınladığı Türkiye’de ifade özgürlüğü ve medya özgürlüğüne ilişkin Memorandumda ifade özgürlüğüne dair yargısal pratiklerin “yargısal taciz” olarak ifade edildiğini belirterek:

İç hukuk yolu olmaması bir yana, ihlalin bir numaralı sorumlusu o iç hukuk yolu. Bunun adı yargısal taciz. Bu yargısal tacizin baş rolü HSYK tarafından oynanıyor. Anayasa Mahkemesi de ‘kasıtlı ihmalle’ bunun parçası

dedi.

Türkiye’deki iç hukuk yolunun etkiliği meselesinin, özellikle ifade özgürlüğü açısından, her bir somut olay meselesinin ötesine geçtiğini, sistemik idari bir pratik haline döndüğünü, bunun Cumhuriyet iddianamesinde de görüldüğünü belirten Altıparmak, Cumhuriyet iddianamesini ve tahliye kararı veren hakimlere ilişkin HSYK kararını bir yargısal taciz pratiği örneği olarak teknik açıdan değerlendirerek, iç hukuk yollarının neden etkili olmadığını anlattı.

Altıparmak Cumhuriyet iddianamesinde uluslararası hukuk ve insan hakları hukuku kaynaklarının nasıl yorumlandığına dair tek tek yaptığı değerlendirmede, savcının gazetecilerin aleyhine kullandığı pek çok AİHM kararının aslında düşünce ve ifade özgürlüğü ihlalini tespit eden ve gazeteciler lehine değerlendirilebilecek kararlar olduğunu ifade etti. Tacizin ‘yoğun bir cehalet ve hukuk bilgisizliğine” dayandığını ve dolayısıyla hukuksal dayanağı olmadığını belirtti.

Altıparmak yaptığı değerlendirme sonucunda, panel kapsamında gazeteciler açısından değerlendirildiğinde, yargısal taciz meselesinin sistemik, idari ve yapısal bir sorun olduğunu, Türkiye’de etkili bir iç hukuk yolu bulunmadığını vurguladı.

Panel, katılımcıların katkı ve sorularının ardından, Ankara Barosu Başkanı Avukat Hakan Canduran’ın katılımcılara plaketlerini sunması ile son buldu.

toplumsalhukuk