Majestelerinin yargısı – Mustafa Karadağ* (BirGün)

Türkiye’de artık yargının bağımsızlığından, hukukun üstünlüğünden bahsetmek olanaklı değildir

Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 10. maddesine göre yargı bağımsızdır. 2019 yılı sonunda tarafsız da olacaktır. O zamana kadar tarafsız olma yükümlülüğü bulunmamaktadır. Neden böyle diye sorulacak olursa bunun cevabı 16 Nisan halkoylaması sonucunda ortaya çıkan Anayasa değişikliği nedeniyledir.

16 Nisan sonrasında şekillenen Anayasa’ya göre Türkiye’de demokratik rejim ve yargı, iktidar partisi genel başkanı “tarafsız” Cumhurbaşkanı’nın siyasi düşüncelerine göre biçimlenecektir. Zira HSK üyelerini seçme yetkisinin yarısı doğrudan yarısı da dolaylı olarak Cumhurbaşkanı’na aittir. Nitekim Cumhurbaşkanı dört HSK üyesini doğrudan atamıştır. Adalet Bakanı ve Müsteşarı, zamanında Cumhurbaşkanı tarafından belirlenmiştir. Yedi HSK üyesi ise seksen bir adayın içinden Cumhurbaşkanının müdahale ettiği güçlü şekilde dillendirilen liste sonucunda seçilen iktidar partisi milletvekilleri ve Anayasa değişikliği müttefiki MHP milletvekillerinin oyuyla seçilmişlerdir. Karma Komisyon’da görevlendirilen MHP milletvekilinin “HAYIR”cı olduğundan bahisle istifaya zorlanması bir yana MHP kontenjanından seçilen bir HSK üyesinin Cumhurbaşkanı tarafından rica edilmiş olduğu söylentileri Türk yargısı için yeterince yaralayıcı olmuştur. Ayrıca seçilen diğer altı üyenin “seçileceği herkesçe bilinen” adaylardan olması, birinin MHP Genel Başkanı’nın avukatı ve PM üyesi olması, beşinin ise bir şekilde Adalet Bakanlığı veya AKP ile ilişkisinin bulunması yargının günlük siyasetin içine çekildiğinin bir ifadesi olmuştur.

Son iki yılda mesleğe alınan yargıç ve savcıların son mülakatta olduğu üzere çoğunluğunun yine AKP taşra teşkilatlarıyla veya görevlileriyle ilişkisinin kurulabilir olması siyasi iktidarın yargıyı ele geçirmeye ve biçimlendirmeye kararlı olduğunun başka bir ifadesidir.

298 Sayılı Seçimlerin Temel Hükümleri ve Seçmen Kütükleri Hakkında Kanuna 15.03.1990 tarih 3617 Sayılı Yasa ile eklenen ek 7. maddesinde yerel ve genel seçimlerde aday olmak için meslekten ayrılan yargıç ve savcıların mesleğe geri dönemeyecekleri hüküm altına alınmıştır. 2802 Sayılı Hakimler ve Savcılar Kanunun 51/5. maddesi ise yargıç ve savcıların siyasi partilere giremeyeceğini, girenlerin meslekten çıkarılacağını amirdir.

Hal böyleyken, bir siyasi partinin teşkilatlarında görev almış, siyaset yapma iradesini tüm kamuoyuna açıklamış kişilerin yargıç ve savcı olarak alınmaları açıkça yasanın ihlali anlamındadır. Hatta geçmişte seçimlerde aday olmak için meslekten ayrılan yargıçların yeniden mesleğe alınmaları ise yargı iktidarının nasıl bir kural tanımazlık içinde olduğunun çok açık bir kanıtıdır.

2010 HSYK’sinden sonra siyasi iktidarın hoşuna gitmeyen kararları veren yargıçlar ile savcıların görevlerinden alınmaları, tasfiyeleri artık Türk yargısının geleneği haline gelmiştir. 2010’da Silivri davalarına bakan yargıçlar tasfiyeye tabi tutuluyor idi, 2013’de MİT ve 17-25 Aralık soruşturmalarına bakanlar, 2014 ve sonrasında ise hükümetin eski ortağı Fetullah Gülen Cemaati veya muhalif akademisyen ve gazetecilerin davasına bakan yargıçlar, soruşturmaları yürüten başsavcı vekili ve savcılar tasfiye edildiler.

Tüm bunların bize gösterdiği şey yargı organları siyasi iktidar tarafından baskı altına alınmıştır. Türkiye’de artık yargının bağımsızlığından, hukukun üstünlüğünden bahsetmek olanaklı değildir.

Şimdi soruyu sorma zamanı, neden “majestelerinin yargısı” demişti Murat Arslan?

YARSAV Başkanı Murat Arslan gözaltına alındığında emniyette merak saikiyle olduğu ifade edilerek sorulan soru bu idi.

Cevabı Türk yargısının bulunduğu durum olan bu sorunun sorulduğu bir ortamda siyasi iktidarın daha çok demokrasi, hukuk, hak ve özgürlük vaat etmesinin somut bir karşılığı var mıdır?

*Mustafa Karadağ – Yargıçlar Sendikası Başkanı