KHK ile devletin tasfiyesi – Sezgin Tanrıkulu* (Cumhuriyet)

AYM’nin anayasaya açıkça aykırı olan KHK’leri iptal yetkisini kullanmayıp hükümete sınırsız alan sağlayan tutumunu, Türkiye’nin artık bir hukuk devleti olmadığının resmi ilanı. Bu, devletin bizatihi kendisinin tasfiyesi anlamına geliyor

Türkiye’nin artık KHK’lerle yönetilmesi, aslında “yönetilemediğinin” en büyük kanıtı. Hiçbir devlet, sonu gelmeyecek hukuksuzluk zinciriyle, tek sesle, tepeden inme emirlerle yönetilemez. Çünkü devletin özü hukuktur. Hukuksuzluk da devletsizlik demektir, devletsizlik de hukuksuzluk. AKP iktidara geldiği günden beri kadrolaşmayla, başta FETÖ olmak üzere cemaatlerle ittifaklar kurarak devleti ele geçirmeye, iktidarını kalıcı hale getirmeye çaba gösterdi. Ama kumpasla, hukuksuzlukla, hileyle, komployla yürütülen devleti ele geçirme çabaları dönüp dolaşıp yine AKP’yi vurdu. 15 Temmuz darbe girişimi, AKP’nin beslediği bir kliğin yine AKP’den intikam alma harekâtıydı. O hain darbe girişiminin faturasını tüm ülke ödemek zorunda kaldı, kalıyor.

Gerçek darbecilerin tasfiyesi gerçekleşmezken ilan edilen OHAL’in faturasını tüm ülke ödüyor. Elbette, Türkiye darbelerden tamamen uzak, böyle bir ihtimalin asla olmadığı bir ülke haline gelmeli. Ancak, bunun yöntemi, masum insanların, sivillerin ezilmesi, bireysel haklarının hiçe sayılması mıdır? Darbelerden kurtulabilmenin yolu, demokrasiyi yok etmek midir? Zaten darbecilerin amacı, demokrasiyi yok etmekti. O zaman bugün neden bu haldeyiz? Adı üstünde darbe, var olan devlet düzeninin baskı yoluyla ele geçirilmesidir.

Tepeden inme KHK’ler

OHAL’le birlikte yayınlanmaya başlanan kanun hükmünde kararnameler, seçilmiş yönetimin yani Meclis’in, dolayısıyla halkın onayını almadan ülkeyi yönetmeye çalışmak anlamına gelir. Bu ülkede, kanunları halk adına Meclis yapar. Demokratik tüm ülkelerde de işleyiş böyledir. Fakat, 15 Temmuz itibarıyla, kanun yapma yetkisi Meclis’in elinden alıp şeffaflıktan tamamen uzak bir yöntemle, tepeden iniveren KHK’lerin imzacılarına verildi.

Anayasamızın 119. maddesine göre, OHAL şu durumlarda uygulanır: “Tabii afet ve ağır ekonomik bunalım.” 120. madde OHAL koşulları için şunu emreder: “Şiddet olaylarının yaygınlaşması ve kamu düzeninin ciddi şekilde bozulması.” 121. madde ise OHAL’de yayımlanacak KHK’lerin sınırlarını şöyle çiziyor: “Olağanüstü hal süresince, cumhurbaşkanının başkanlığında toplanan Bakanlar Kurulu, olağanüstü halin gerekli kıldığı konularda, kanun hükmünde kararnameler çıkarabilir.” Yani KHK’ler, ancak ve ancak, olağanüstü halin gerekli kıldığı konularda çıkarılabilir.

MGK tavsiyesi

Peki o konular nelerdir? 119. ve 120. maddelerde altı çizilen konular. Yani şiddet olaylarının yaygınlaşması, kamu düzeninin ciddi şekilde bozulması, doğal afetler ve ağır ekonomik bunalım. Ayrıca şu anda içinde bulunduğumuz olağanüstü hal dönemini başlatan Milli Güvenlik Kurulu’nun 20 Temmuz 2016 tarihinde aldığı tavsiye kararında açıkça şöyle denilmişti: “Demokrasimizin, hukuk devleti ilkesinin, vatandaşlarımızın hak ve özgürlüklerinin korunmasına yönelik tedbirlerin etkin bir şekilde uygulanabilmesi amacıyla, anayasamızın 120. maddesi gereği, hükümete olağanüstü hal ilan edilmesi tavsiyesinde bulunulması kararlaştırılmıştır. Bu tavsiye, sadece ve sadece demokrasiye, hukuk devletine, hak ve özgürlüklere yönelik tehditlerin ortadan kaldırılması için yapılacak çalışmaları kolaylaştırma amacına yöneliktir.”

Dolayısıyla AKP, çıkardığı KHK’lerle MGK’nin tavsiye kararını bile ihlal ediyor. Nitekim AKP, 21 Temmuz 2016 tarihinde ilan edilen ve en son 18 Nisan 2017’de üçüncü kez uzatılan olağanüstü hal döneminde çıkardığı 24 adet KHK ile kira sözleşmelerinin iptalinden vazife malûlü aylığı bağlanmasına, kış lastiği düzenlemesinden arkadaşlık programı yasaklanmasına kadar “olağanüstü halin gerekli kıldığı” tanımına hiçbir biçimde uymayacak ve TBMM’nin yetkilerini gasp edecek düzenlemeler gerçekleştirildi. Yani, “katmerli hukuksuzluk” yapıldı.

Katmerli hukuksuzluk

Oysa tekrar tekrar hatırlatmak lazım ki, hükümet tarafından TBMM’ye gönderilen tezkerede “OHAL’in darbe girişimini gerçekleştiren FETÖ’ye yönelik tedbirlerle sınırlı olacağı” teminatı verilmişti. Ayrıca şu hatırlatmayı da yapmalıyım ki, Anayasa Mahkemesi, 1991’de verdiği iki kararında olağanüstü halin gerekli kılmadığı konuların olağanüstü hal KHK’leriyle düzenlenemeyeceğine ve olağanüstü hal KHK’leriyle kanunlarda değişiklik yapılamayacağına hükmetmişti.

Anayasanın 148. maddesi hükümetlere “Anayasaya uygun” KHK çıkarma yetkisinden söz eder. Tam da bu nedenle, Anayasa Mahkemesi 25 yıl önce o dönemin hükümetince çıkartılan KHK’leri incelemiş ve iptal etmişti.

Gelin görün ki, 25 yıl sonra aynı Anayasa Mahkemesi kendi içtihadını inkâr ederek, partimizin yaptığı başvuruyu reddetmiş ve hükümete, “Anayasaya aykırı yeni bir düzen” inşa etme yolunu açmış bulunuyor. Dolayısıyla bugün geldiğimiz bu durumda, hükümetin siyasi sorumluluğu kadar Anayasa Mahkemesi’nin anayasaya aykırı KHK’lerin önünü açmasının da rolü vardır. Hatta, bu rol hükümetin rolünden daha ağırdır.

AYM’nin ölümü

Anayasa Mahkemesi’nin, anayasaya açıkça aykırı olan KHK’leri iptal yetkisini kullanmayıp hükümete sınırsız alan sağlayan tutumunu, bizim kadar tarih de not etmiş durumdadır. AYM’nin bile anayasaya aykırı tutumu, Türkiye Cumhuriyeti’nin artık bir hukuk devleti olmadığının resmi ilanıdır. Hukuk, darbeci zihniyetin tam da isteyeceği şekilde, kurban edilmiştir. KHK’lerle hayatları karartılan, FETÖ’yle bağlantısı olmayan sayısız insanın hakkını arayacağı bir merci kalmadı. Bu durum, devletin bizatihi kendisinin tasfiyesi anlamına geliyor. Yani AKP, darbecilere karşı “devleti ve sözümona anayasal düzeni koruyacakken”, aslında anayasal düzeni de devleti de yok etmiş, anayasayı korumakla mükellef Anayasa Mahkemesi ise bunu onaylayarak kendi kendini bitirmiştir.

Fakat demokratik Türkiye idealine bağlı kalanlar için yollar bitmiş değil. Başta OHAL’in kaldırılması ve yayımlanmış KHK’lerin en azından TBMM onayına sunulması olmak üzere bu hukuksuzluğa karşı hukuk içinde, hukuka yüzde yüz sadık mücadele yürütmek. Bu sadece siyasetçilerin değil, tek tek tüm yurttaşların en temel vazifesidir. Aksi halde, ayrımsız hepimizin; bugün kendini en güçlü ve dokunulmaz sananların bile, bugünü kadar yarını da keyfiyetin belirsizliğine hapsolacaktır.

*Sezgin Tanrıkulu/Hukukçu-CHP Milletvekili