Hukuk: Bir Başka Sansür Aracı, Bir Sansürcü Silahı -Av. Deniz Özbilgin

“Katliamlar Serisi” diye adlandırabileceğimiz kanlı süreç, sadece can kayıpları ile değil, toplumun ölümü böylesine kanıksama eğilimiyle de endişe verici. Siyasi iktidarın pervasız bir sıklıkla başvurduğu tehdit mekanizmalarının en görünür hali şüphesiz, her defa canımız yanarak yaşadığımız katliamlar.

Kamu olanaklarıyla iktidara tesis edilen miting kürsüleri ya da yine kamu kaynaklarından beslenen yayın organlarından muktedirlerin yaptığı konuşmalar nice tehdit barındırmaktaysa da, yukarıda girizgah yapıldığı üzere son yıllarda katlanarak artan ve kanıksattırılan katliamlar tehdidin sadece sözden ibaret olmadığını her defasında canımızı yakarak hissettirmektedir.

Van mitingi kürsüsünde Davutoğlu, “beyaz toros” ile muhalefeti tehdit ederken; 11.05.2013 günü Reyhanlı’yı kana bulayan “bombalı beyaz mitsubishi”ler tehdidin gerçekliğini ortaya koymaktaydı.

Recep Akdağ, 6 Ekim günü Figen Yüksekdağ’a hitaben “tek kurşunla devrilirsin” dediğinde henüz 10 Ekim yaşanmadığı için olsa gerek “sırta sıkılan kurşun” tehdidi ile zihnimizde canlanan, arkamızdan sinsice yanaşılarak patlatılan Suruç bombasıydı.

Sınırötesi operasyonun kolaylığına dair bugün yasaklı olan ses kayıtları “bu tarafa üç beş füze attırmaktan” bahsederken, sınırın öte yanından gelen bombalar Cilvegözü’nde zaten patlıyor; Yunanistan kaynaklı 2014 yılı verilerine göre 2.244 defa Yunan sınırını ihlal eden uçaklarımıza karşın Rus uçağı sınırın öte tarafında düşürülüyordu.

Muktedirin kan damlayan her cümlesinin, bir karşılığı var hayatımızda. Siyasal iktidar tehdit etmek üzerine kurduğu söyleminin arkasında durmak, gerçekliğini hissettirmek için her türlü araca başvurabiliyor. 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun Hürriyete Karşı Suçlar başlığı ile 106. maddesi; “Bir başkasını, kendisinin veya yakınının hayatına, vücut veya cinsel dokunulmazlığına yönelik bir saldırı gerçekleştireceğinden bahisle (…)” diye tanımlar Tehdit’te menfaat vardır. İktidar, elindeki olanaklarla vücut bütünlüğümüze kast etmekle tehdit eder, karşılığında siyasi menfaat temin eder. Reyhanlı, Cilvegözü, Diyarbakır, Suruç derken; Ankara ile bir eşik daha atlandı. Zira; yasa metinleri tehdidi vücut bütünlüğü ile tartışa dursun, 11 Ekim’de Adli Tıp Kurumu’nda çocuğunun cenazesini tek parça teslim alabildiği için şükreden baba ile yüzleştik.

Henüz eylemselleşmemiş sözden ibaret tehdit, iktidarın lafını kitlelere taşıyan ağız için kolay sarf edilebilir cümleler bütünüdür. Tehdidin ciddiyeti, eylemselliğidir. Bunun için de tek kalemden çıkan manşetler, tek ağızdan çıkan yorumlar, tek zihnin makalemsileri gerekir. Peki ya diğer kalemler, ağızlar, zihinlerin payına ne düşmektedir? Elbette sansür.

Sağ siyasetlerin sansürü araçsallaştırmasının tarihsel kökeni bu coğrafyanın kontrgerilla aygıtı kadar eski. Abdulhamit, Menderes, sıkıyönetim ve artığı sağ iktidarlar ile nihayet AKP iktidarının her biri ayrı biçimlerde sansür ve kontrgerilla aygıtlarını bir arada kullanabildi. Yine bu rejimlerin her biri kontrgerillayı koruyup, peşine düşeni de sansürlerken; sadık hizmetkar olarak hukuktan faydalandı.

Hukuk, hünerli bir faşizm ile son derece etkin bir sansür aracı haline gelebiliyor. Bu konuyu biraz somutlamak için başlangıçta bahsettiğimiz “katliamlar serisi”nin hukuksal süreçlerinden bahsetmek yeterli.

Reyhanlı Katliamı henüz yaşanmış, katliamla simgeleşen kadın, iki yana açtığı kollarını henüz yere indirmemişti ki katliama ilişkin haber ve yayın yapmak savcılık talebi ile yasaklandı. Sansür önce basına ve yaşananları izleyecek kitlelere getirildi.

Devamla, soruşturmanın selameti gerekçe gösterilerek dosyada hangi delillerin ne şekilde araştırıldığı, faillerin kim olduğu ve nerede oldukları savcıdan başkası tarafından bilinemez hale geldi. 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 153. maddesi, hukukçulara karşı sansür aracı oldu. Yapılan itirazlar ile yayın yasağı kalktı. Zira, 2013 Mayıs’ında adli tetikçilik mercii Sulh Ceza Hakimlikleri henüz kurulmamıştı.

Ne zaman bir katliam olsa, devamla mutlaka “hukukun sansürü” devreye giriyor. Bir başka hukuksal sansür örneği olarak 20 Temmuz’da Suruç Katliamı’nın ardından, katledilen gençlerin ve ailelerin avukatlarının dosyayı incelemesine kısıtlılık getirildi. Hem de aynı gerekçe, CMK 153. maddesi ile. Bu hususta yapılan itirazlardan sonuç alınamadı, dosyadaki kısıtlılık kalkmadı ve bir an önce faillerin tespit edilmesi çabasındaki şikayetçi taraf, faillerin tespitine yönelik sürecin dışında bırakıldı.

5271 sayılı yasanın 153. maddesi elbette 10 Ekim Ankara Katliamı’nda da karşımıza çıktı. 10 Ekim Cumartesi günü yaşanan katliamın sonrası yaralılar adına soruşturma sürecine dahil olmak isteyen avukatlar 12 Ekim Pazartesi sabahı savcılığın kapısındaydı. Savcılığın yanıtı ise kimseyi şaşırtmadı; “Ankara 2.Sulh Ceza Hakimliği 2015/3985 Değişik İş sayılı kararı, CMK 153. madde uyarınca kısıtlılık var, dosyayı göremez, suret temin edemezsiniz”. CMK 153. maddesinin şikayetçi taraf ve avukatını kapsamadığına dair yazılı itirazlar aynı gün sunulsa da sonuç değişmedi, dosya üzerine kapkara bir örtü örtüldü. 13 Ekim günü bu gizleme faaliyetine son verilmesi için sunulan üçüncü dilekçe ise ancak 15 Ekim’de işleme konuldu, 16 Ekim Cuma akşam mesai bitiminde Ankara 4. Sulh Ceza Hakimliği talebi reddett. Gerekçe ise tek cümle ile “Ankara 2. Sulh Ceza Hakimliği’nin gerekçesinde herhangi bir hukuka aykırılık bulunmaması” olarak yazılmıştı. Oysa ki itiraz kısıtlılığın gerekçesine değil, şikayetçileri kapsamaması gerektiğine yönelikti. Katliamın birinci ayında, 10 Kasım günü, Ankara Katliamı dosyasının hukuksal sansürü Anayasa Mahkemesi’ne taşındı.

Gazetecilerin doğrudan iktidar aygıtı olarak çalışan kontrgerilla tarafından infaz edildiği, faili malum cinayetlerin, ölümün gerçeği arayan basın için “mesleğin fıtratı” haline gelmeye başladığı yıllardan, gazetecilerin tutuklandığı döneme geçiliyordu. Oysa, yazanı susturmanın okuyanı engellemediği acı bedellerle öğrenildi. Bugünkü uygulama doğrudan okuyana yaptırım uygulama, basın ve kitle iletişim araçlarına, sosyal medyaya yönelik sansür ile haberin yapılmasını değil, yayılmasını engellemek olarak tezahür ediyor.

Yazana değil okuyana yaptırım uygulayan zihniyetin basına yönelik sansürü ile hukuksal sansür arasındaki benzerliği sadece silah yüklü MİT tırları ile değil, doğrudan Davutoğlu ağzıyla da ortaya koyabiliriz: “bombacıların isim listesi var ama eyleme geçmeden yakalayamayız” diyen, suçun işlenmemesi için herhangi bir girişimde bulunmayan siyasal erk; suçun ne şekilde işlendiğinin dosyaya taraf hukukçular da dahil, herhangi bir mecrada tartışılmasını engelleme kararları aldırtmaktadır. Suç ortaya çıkmışsa bile, faillerin tespit edilmemesi lazımsa, hukuksal araştırma sürecinin de örtülü olması gerekir.

20 Temmuz Suruç katliamının ardından dosyaya getirilen kısıtlılık ile 25 Temmuz günü aralarında Sendika.Org’un da olduğu 96 internet sitesine erişimin engellenmesi tesadüf değildir. 20 Temmuz Suruç Katliamı, katliamda rolü olan taşeron örgütler ve AKP arasındaki bağ üzerine haberler yayınlanması elbette ki Sendika.Org’un kitlelere ulaşmaması gerekliliğini doğurdu. 25 Temmuz’daki erişim engelinin ardından yayına geçen sendika1.org adresi 7 Ekim, sendika2.org adresi 9 Ekim, sendika3.org adresi 10 Ekim, sendika4.org adresi Ankara Katliamı faillerinin isimlerinin basına yansıdığı 20 Ekim, sendika5.org adresi 21 Ekim, sendika6.org adresi 24 Ekim’de erişime engellendi.

Sendika.Org örneği üzerinden yürürsek, basın sansürünün dayanağı olarak öncelikle 25 Temmuz Cumartesi günü Telekomünikasyon İletişim Dairesi Başkanlığı (TİB) tarafından alınan tedbir kararı gösterilmişti. Muhalif bir sitenin tamamı 5651 sayılı İnternet Ortamında Yapılan Yayınların Düzenlenmesi ve Bu Yayınlar Yoluyla İşlenen Suçlarla Mücadele Edilmesi Hakkında Kanun adlı garabet bir metnin 8/A maddesi ile erişime kapatılmaktaydı. Gerekçe ise, sokaklarda bombaların patladığı bir dönemde “site içeriğinde yer alan haberler kişilerin yaşam hakkını zedeliyor, can ve mal güvenliğinin tehlikeye düşürüyor, milli güvenlik ve kamu düzeninin bozuyor” olmasıydı.

2014 yılı Eylül’inde AKP, 5651 sayılı yasada değişikliğe gitmiş ve 8. madde içine “Millî güvenlik ve kamu düzeninin korunması, suç işlenmesinin önlenmesi nedenlerinden bir veya bir kaçına bağlı olarak gecikmesinde sakınca bulunan hâllerde, erişimin siteye hiçbir bildirim yapılmaksızın, hiçbir mahkeme kararı olmaksızın, 4 saat içinde sadece TİB kararı ile engellenebileceği” hükmünü eklemişti.

Konu, yargıya intikal etmiş, Anayasa Mahkemesi kanundan bir ay sonra “milli güvenlik, kamu düzeni” gibi ifadelerin muğlak olduğu, idari keyfiyete sebebiyet verebileceği, ayrıca belli bir haberin içeriğini engellemek yerine bir internet sitesinin topyekûn kapatılmasının temel hak ve hürriyetlerden Haberleşme, Basın ve İfade Hürriyetleri’ne aykırı olduğu, düzenlemenin hukuk devleti ilkesi ile bağdaşmadığı gerekçesiyle 8. maddenin ilgili bölümünün iptaline karar vermişti.

2015 Mart ayında 5651 sayılı yasada bir değişiklik yapılarak, yasaya 8/A cümlesi eklenmiş; Anayasa Mahkemesi’nin Anayasa’ya aykırılık sebebiyle iptal ettiği hüküm, kararın üzerinden altı ay geçmişken yeniden yasaya girmişti. Bu usul, AKP’nin malum “ustalık döneminde”, sık başvurduğu bir yasa atlatma yöntemi haline gelmiştir. Öyle ki, yukarıda açıklanan ve hukukçuların dosyanın içeriğine erişimini engelleyen CMK 153. maddesi, 17 – 25 Aralık 2013 süreci, yani AKP’lilerin şüpheli olduğu günlerde, 2014 Mart’ında yapılan değişikliklerle kaldırılmıştı. Böylece, şüpheli AKP’lilerin haklarındaki tüm delillere ulaşıp müdahale edebilmelerinin önü açılmıştı. Soruşturma, hakim ve savcıların görevden alınması, hatta meslekten ihraçları, devamında 2014 Ekim’inde neredeyse tüm şüphelilerin Ak’lanmasıyla sona erdi. Aralık 2014’te ise 153. madde ve dosya içeriğine erişim yasağı yeniden yasaya eklendi.

Katliam dosyalarının hukuken sansürlenmesi ve haberlerine erişimin engellenmesi arasındaki benzerlik; hukuka sansüre dayanak CMK 153. maddesinin bir varken bir yok olması ile 5651 sayılı yasanın 8/A maddesinin iptal edilip tekrar yazılması şeklinde somutlaşmaktadır.

Ankara Katliamı ile ilgili biz katledilenlerin ve katledilmeye çalışılanların avukatları olarak dosyaya ve delillere erişemezken, cumhurbaşkanından belediye başkanına geniş bir AKP yelpazesinin, yayınına müsaade ettikleri medya araçları ile dosyaya dair beyanlar vermeleri savcı ve Sulh Ceza Hakimleri’nin nasıl bir emir komuta zinciri dahilinde soruşturma yürüttüğünü de gösterdi. Tıpkı TİB’den gelen talep doğrultusunda elinde tek bir evrak dahi olmadan emir ve talimat üzerine hüküm tesis eden Gölbaşı Sulh Ceza Hakimi gibi…

Cihatçı çeteler için silah yüklü MİT tırları haberi ve Can Dündar ile Erdem Gül tutuklamasını başka türlü açıklamak mümkün mü? MİT tırlarını durduran savcı Özcan Şişman’ın halen tutuklu, Yargıtay tarafından görülen davanın ise kamuoyuna kapalı olduğunu da eklediğimizde basın sansürü ile hukuk sansürünün bağı iyice berraklaşıyor. Hukukçular arasında ancak fıkra olarak anlatılacak ciddiyetteki Sulh Ceza Hakimlikleri kararları da, hukuksal sansürü uygulama mercii, adli tetikçilik, cübbeli iktidar memuriyeti hususlarını tam olarak tescilliyor.

Tarihsel süreçte idamdan infaza nice yolla basını baskılamaya yeltenen sansürcülerin fark edemedikleri, bugün de TİB kararları ile matematiği yenmeye çalışan siyasi iktidarın hakimlik, savcılık ya da bürokratik kadroları işgal etmiş memurlarının halen farkında olmadıkları gerçek; basının da hukukçuların da karşılarına dikilen her duvarı aşmak için kendi araçlarını geliştirecekleridir. Sansürün tarihsel yenilgileri defterine önümüzdeki günlerde yeni kayıtlar düşülecektir. Bunu, hukukçuların tüm gizliliğe ve karartmaya rağmen katliam faillerinin peşini bırakmamaları da desteklediğinde; muktedirin acizliği bir defa daha ortaya çıkacaktır.

Av. Deniz ÖZBİLGİN

Bu yazı Aralık 2015 tarihli “Sansür ve Direniş” konulu Sendika.Org 3.kitabının 29. sayfasından alınmıştır.