“Devlet Dersi”nde Bir Öğrenci / Ali İsmail Korkmaz Davası – Av. Ayhan Erdoğan (Hukuk Politik)

Gezi sürecinde yitirdiğimiz yiğit insanların anısına saygıyla,

Gezi günleri

Gezi süreci İstanbul merkezinde önemli yeşil bir alanın kaybına duyulan halkın öfkesi olarak adlandırılsa da, aslında başkaldırı, otoriter bir yönetimin rantiyeci yaklaşımına, gerici ideolojisine uygun eski bir yapıyı inşa etme isteğine de tepkiydi aynı zamanda.

31 Mayıs günü polis, görülmemiş bir şiddetle Taksim’de Gezi Parkına gelen halka saldırmış; organ kaybı, kafa travması ve ciddi yaralanmaların, ölümlerin olduğu trajik bir süreç yaşanmasına neden olmuştur.

Türkiye yaklaşık 14 yıldır, AKP iktidarı yönetiminde giderek açık bir diktatörlüğe dönüşmektedir. AKP iktidara geldiği andan itibaren Anayasa, yasa ve mahkeme kararlarını tanımadığını her vesile ile ilan etmiştir. Anayasa’nın amir hükümlerini açıkça ihlal ederek, din devleti arzusuyla süratli adımlar atan iktidar mahkeme kararlarını önünde hep engel olarak görmüştür.

1000 odalı kaçak yapı, hakkında mahkemece verilmiş karara rağmen yıkılmamaktadır. Keza Cumhurbaşkanı’nın arkadaşı tarafından yapılan, Süleymaniye Camisi’nin yani İstanbul’un siluetini bozan 16/9 üçlemesi hakkındaki yıkım kararı da uygulanmamaktadır. Taksim’de üzerinde eski Topçu Kışlası’nı yaptırmak istedikleri Gezi Parkı hakkındaki mahkeme kararı da AKP iktidarının uygulamadığı kararlardandır. Anayasa Mahkemesi’nin iptal kararıyla gündeme gelen son kanunlardan biri de mahkeme kararlarını uygulamamanın suç olmaktan çıkarılmasına ilişkin olduğunu hatırlatmak gerekmektedir. AKP iktidarının rant ekonomisi içerisinde Anayasa, yasa ve mahkeme kararlarını tanımayarak yaşama alanlarını, yaşam biçimlerini yok edişine yurttaşların tepki göstermesi, onların en tabii demokratik haklarındandır. Tıpkı Validebağ korusunun inşaat alanına çevrilmesine karşı gösterilen tepki gibi.

AKP iktidarı sadece işine yarayan mahkeme kararlarını tanımaktadır. En son çıkartılan Yargıtay ve Danıştay’la ilgili kanundan sonra artık kendilerini rahatsız edecek kararlar da çıkmayacaktır. Muhtemelen o andan itibaren herkesi mahkeme kararlarına uymaya davet edeceklerdir!

İktidarın demokratik teamüllere aykırı baskıcı tutumuna karşı “Haziran Ayı” “Haziran Direnişi” ya da “Gezi Süreci” olarak adlandırılan olayların bir başka özelliği; 7,5 milyon insanın tüm şehirlerde, polis şiddetine rağmen üç hafta boyunca sokaklarda tepki göstermeye devam etmesidir.

Esasen 2911 Sayılı Yasa’nın da Anayasa’nın toplantı ve gösteri yürüyüşünü içeren maddesine aykırı olduğu açıktır. Anayasa’nın 34. maddesinin Herkes, önceden izin almadan, silahsız ve saldırısız toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenleme hakkına sahiptir.” şeklindeki düzenlemesi esasen Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarıyla uyumludur.

Bu dönemde, polisin yasa tanımaz saldırgan tutumunun birçok örneği kameralarla tespit edilmesine rağmen dönemin Başbakanı ‘destan yazdınız’ diyerek polisleri 4 maaş ikramiye ile ödüllendirmiştir. Yasa tanımaz polislere övgüler düzülmüştür. Dahası İstanbul emniyetinin Çevik Kuvvet Şube Müdürü, “Çanakkale Savaşınızı kutlarım” yolunda mesaj çekecek kadar pervasız olabilmiştir.

Polisin yasal dayanaktan yoksun haksız saldırganlığı içinde kontrgerilla yöntemlerinin örnekleri de görülmüştür. Birçok sivil polis yasalar uyarınca kendilerine verilen devletin teçhizatı yerine; ellerinde çivili sopalar, demir çubuklar ve çeşitli kesici aletlerle sokakta insan avına çıkmışlardır. Görevi ve yetkisi, “yasaları çiğneyen bir yurttaşı yakalarsa o kişiyi yargıya teslim etmekle sınırlı” olan polisler, öldürücü bölgelere kasıtla nişan alarak gaz fişeği atmış, silahlarını öldürme amaçlı kullanmışlardır. Bununla yetinmeyen polisler ellerindeki demir çubuklar ve çivili, çivisiz sopalarla yakaladıkları protestocuları döverek yaralamış ve hatta ölümlerine sebep olmuştur

Orantısız güç kullanımının ötesinde bir durum

Böylesine vahim sonuçlar doğuran polis davranışları orantısız güç kullanımı olarak da izah edilemez. Öncelikle orantısız güç kullanımı, gerçekten Anayasa ve yasaları ihlal eden bir toplantı ya da gösteri karşısında polisin bu toplantı ya da gösteriyi dağıtma sırasında ortaya çıkan bir durumdur. Oysa gezi olaylarında bıraktık orantısız güç kullanımını, polis müdahalesini bile gerektiren bir durum söz konusu değildir. Belirtmek gerekir ki, orantısız güç kullanımı için yurttaşların Anayasayı ihlal eden bir toplantı, gösteri düzenlemiş olması yetmez; ayrıca polise karşı direnme söz konusu olmalıdır. Polis ancak o zaman bu direnci kıracak orantıda bir güç kullanabilir.

Gezi Parkı olaylarının ne başlangıcında ne de devamında bu şekilde bir ihlal bulunmamaktadır. Barışçıl toplantıların Anayasa ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarında belirtilen çerçevede; polisin müdahale etmesini gerektirecek bir olay söz konusu olmamıştır. Gezi Olayları tamamen barışçıl amaçlara yöneliktir. Yaşanan toplumsal olayların kaynağı ve nedeni iktidarın ve ona sadakatini ispatlama yarışına giren valilerinin keyfi kararlarıdır. Gezi Parkı’nı sonrasında Taksim’i hatta İstiklal Caddesi’ni halka yasaklayan idarecilerin hukuka aykırı keyfi kararlarına dayanan polislerin, organ kaybına neden olacak şekilde göstericileri kasten yaralaması ve insanların ölmesine neden olacak yoğunlukta, kimyasal silaha dönen gaz kullanımı yaşanan trajedinin başlıca nedenidir. Bayburt ve Bingöl hariç 79 ilde düzenlenen protestolara yüzbinlerce kişininkatılması, aslında iktidarın uygulamalarına karşı tepkinin yoğunluğunu ifade etmesine karşın Başbakan %50’yi zor tutuyorum diyerek iç savaş dili kullanmakta bir beis görmemiştir.

İktidarın barışçıl protestoları hukuka aykırı olarak şiddetle bastırma kararı sonunda Türkiye dünya rekoru kırmıştır: 15 günde 150.000 adet gaz bombası, 3.000 ton su, OC Gas, CS Gas ve CR Gas olmak üzere 3 çeşit gaz kullanılmıştır. FN-303 adlı silahtan göstericileri boyamak için göz gibi hassas organlarda kalıcı hasarlar verebilen ‘bizmut’ içeren kapsüller atılmıştır. Maalesef savcılık makamı bu hususlarda soruşturma ihtiyacı bile hissetmemiştir.

İktidarın demokratik haklarının kullanan insanları ihanetle suçlayıp, onlara karşı düşmanca davranması; 14 yaşındaki Berkin Elvan, 22 yaşındaki Abdullah Cömert, 20 yaşındaki Mehmet Ayvalıtaş, 26 yaşındaki Ethem Sarısülük, 22 yaşındaki Ahmet Atakan ve 19 yaşındaki Ali İsmail Korkmaz‘ınölümüne, 11 kişinin göz kaybına, 91 kafa travması, 60 ağır yaralı ve 8.000 civarında insanın yaralanmasına sebep olmuştur.

Biber gazı etkisi ile meydana gelen başka ölümler olmasına karşın, ailelerin bu durumu “kendilerini hedef haline getireceği endişesi ilekamuoyunaaçıklamak istememesi nedeniyle bu sayılar asgari sayılardır. Ayrıca yaralı sayısı daha fazla olmakla birlikte ileride polis saldırısından korunma amacıyla hastaneye gelenlerin çoğu kendi kimlik bilgilerini gizlemişlerdir.

Eskişehir’de Ali İsmail Korkmaz’ın ölümü üç yıl evvel 2013 yılında bu ortamda gerçekleşmiştir.

Ali İsmail Korkmaz’ın öldürülmesi

Eskişehir Yunus Emre caddesi üzerinde polisin yaptığı müdahaleden kaçarak Kurtuluş Mahallesi Sanayi Sokağı’na giren Ali İsmail Korkmaz, burada pusu kurmuş dört polis ve dört sivil paramiliterin saldırısına uğramış; bu grubun tekmeli-sopalı saldırısında, kafasına-sırtına-omuzuna, çenesine ve bacaklarına sopa ve tekmelerle vurularak darp edilmesi-yaralanması sonucu 38 gün kaldığı komadan çıkamamış, ölmüştür.

Otopsi raporunda “…kafa travması husule gelmeseydi ölümünde husule gelmeyeceği…” değerlendirmesinin yanı sıra İstanbul Birinci Adli Tıp İhtisas Kurulu’nun 2013/91967/426330/10/2013 sayılı, 4224 karar numaralı raporunda “… Kişinin 02/06/2013 tarihinde gerçekleştiği bildirilen darp olayına bağlı yaralanması ile 10/07/2013 tarihinde meydana gelen ölümü arasında illiyet bağı olduğu,…” tespitine yer verilmektedir.

Soruşturma aşamasında delillerin yok edilmesi için polis ve mülki amirlerin gayreti kamuoyunun dikkatinden kaçmamıştır. Olaya ilişkin görüntülerin yok edilmesi için polisin özel çaba sarf ettiği ortaya çıkmıştır. Bu çabanın sonucu Harman ekmek fırınındaki kamera görüntülerinin polislerin olay sonrası fırına gelip konuyla ilgili görüntüleri istemesi aşamasında silindiği, ayrıca polis tarafından görüntü incelemesi için gönderilen bilirkişi tarafından da silindiği ortaya çıkmıştır. Görüntülerin 4 defa silinmesine rağmen, bu silinen görüntüler jandarma kriminal şubesi tarafından teknik yöntemle geri getirilmiştir.

Eskişehir Valisi’nin suçu gizlemeye yönelik “arkadaşları yapmıştır” şeklindeki beyanlarına, kamu görevlilerinin olayın üzerini kapatma çabalarına, suç delillerin eksik toplanmasına, kamera kayıtlarının silinmesine, silinen kayıtların bilirkişi tarafından yeniden formatlanmasına rağmen avukatların ve gazetecilerin olayı takipleri sonucu örtbas edilmesi önlenmiş ve olayın failleri ile olayın oluş şekli ortaya çıkarılabilmiştir.

Dönemin Eskişehir Valisi Ali İsmail Korkmaz olayını fikri takip haline getiren gazeteci İsmail Saymaz’ı tehdit edebilmiştir.

Eskişehir’de avukatların çabaları ve basının ısrarlı takipleri sonucu Polis memurları Mevlut Saldoğan’ın Yalçın Akbulut, Şaban Gökpunar, Hüseyin Engin ile birlikte hareket eden esnaflar İsmail Koyuncu, Ramazan Koyuncu ve Muhammet Vatansever ve Ebubekir Harlar’ın Ali İsmail Korkmaz’ı öldürdükleri video kayıtları ile olay yerinde bulunan görgü tanıklarıyla tespit edilmiş, yargılanmaları sağlanabilmiştir.

Asli fail sanık polis memuru Mevlut Saldoğan’ın, Ali İsmail Korkmaz’ın kafa bölgesinde birden fazla tekme attığı ve göğüs ve baş kısmına 3-4 defa şiddetli tekme atmasının sonucunda ağır yaralandığı tespit edilmiştir. Polisin savunmasız kişiye bu şekilde saldırısı sonunda ölüm neticesinin ortaya çıkabileceğini öngörmüş olması gerektiğinden, kastla hareket ettiği anlaşılmıştır. Nitekim Ali İsmail Korkmaz bu darbeler neticesinde ölmüştür.

Sanık polis memuru Yalçın Akbulut müşterek fail olarak Mevlut Saldoğan’ın darp olayı iştirak etmiştir.

Polis memurları Şaban Gökpunar, Hüseyin Engin, Ali İsmail Korkmaz’ın öldürülmesi olayında suçun icrasını kolaylaştırmışlar; şüphelilerden Mevlüt Saldoğan’ın eylemini destekleyici, hazırlayıcı veya kolaylaştırıcı eylemlerle adam öldürme suçuna iştirak etmişlerdir.

Paramiliter güç olarak gece boyunca polislerle birlikte yurttaşlara saldıran, darp eden ve Ali İsmail Korkmaz’ın öldürülmesi eylemine karışan sivil şahıslardan İsmail Koyuncu, Ramazan Koyuncu ve Muhammet Vatansever ve Ebubekir Harlar müşterek fail olarak olaya katılmışlardır.

Ancak vahim olan, tüm bu olayların bize, polisin yurttaşlarını düşman gibi gördüğünü göstermesidir.

Ali İsmail Korkmaz’ın öldürüldüğü gece yapılan telsiz konuşmalarının mahkemeye celbi sonrasında mevcut telsiz kayıtları incelendiğinde ortaya çıkan durum tüyler ürperticidir. 144 sayfalık raporlara bakıldığında burada özellikle müdahale saatinde yani Ali İsmail Korkmaz’ın sokağa girmesinden hemen önceki anonslarda şu tür ifadeler tespit edilmiştir: “… bu saat itibari ile gazı kesiyoruz onları üstümüze biraz çekelim arkadaşlar ondan sonra dalacağız…” Kısa bir süre sonra şöyle bir anons var “…saat 01:15’de Halil abi sivilleri alacak mıyız? Cevap olarak “… şimdi tam kıvamı hepsini ara sokaklara dağıttık bilginiz olsun…” ifadesini duyuyoruz. Bu telsiz konuşmaları görevi vatandaşın aşayişini sağlamak, suç işlenmesini önlemek olan kolluğun, yurttaşlarına saldırı kastıyla hareket ettiğini, onları düşman olarak gördüğünü göstermektedir.

Genellikle siyasi davalarda uygulanan bir yöntem

Ülkemizde siyasi cinayetlerde ya da benzeri olaylarda devlet hep benzer bir yol izlemektedir. Kürt yurttaşların mağdur olduğu olaylarda davalar; failin devlet görevlisi olması sebebiyle güvenlik gerekçesiyle Kürt nüfusun az olduğu Eskişehir iline taşınmaktadır.

Keza mağdurun sol ya da demokrat yurttaşlar olduğu davalar, faillerin devlet görevlisi olması sebebiyle demokrat nüfusun az yaşadığı iller olan Kayseri, Trabzon gibi illere taşınmaktadır.

Burada amaç adil bir yargılama yapılması olmayıp yargılanan devlet görevlilerinin korunması amacını gütmektedir.

Bu nedenle yetkili yer mahkemesinden bir başka mahkemeye gönderilen dosyalar yalnızca Ali İsmail Korkmaz davası ile sınırlı değildir. Abdullah Cömert davası Balıkesir’e taşınmıştır. Yakın zamanda benzer şekilde Şerzan Kurt, Musa Çitil, Kulp, Mete Sayar dosyaları ile daha pek çok dava dosyası kanunda belirlenen yetkili yer mahkemelerinden, meşru bir gerekçeye dayanmaksızın başka şehirlere gönderilmiştir. Ülkemizde özellikle siyasi yargılamanın konusu olan dosyaların bir başka şehre gönderilerek gözlerden uzaklaştırılması yerleşmiş sistematik bir uygulamadır.

Yargılamanın KAYSERİ’ye taşınması

Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 12. maddesi uyarınca; “… (1) Davaya bakmak yetkisi, suçun işlendiği yer mahkemesine aittir.” Eskişehir Cumhuriyet Başsavcılığı bu hükme uygun olarak bir iddianame hazırlamış dava 09/09/2013 tarihinde Eskişehir 2. Ağır Ceza Mahkemesi’nin 2013/340 Esas sayısına kayıtlı olarak açılmıştır. Eskişehir 2. Ağır Ceza Mahkemesi 29.09.2013 tarihinde dava ile ilgili bir tensip zaptı hazırlamıştır.

Hazırlanan tensip zaptında ; “Kamuoyunda ‘Gezi Parkı Olayları’ olarak bilinen olaylar süresince ilimizde yoğun olayların meydana gelmesi, dava konusu olayın bu eylemler sırasında olmuş olması, davanın soruşturma aşamasında geçen süreçte eylemlerin adliye çevresinde ve Eskişehir ilinde de devam etmiş ve devam ediyor olması nazara alındığında, yargılama ve duruşmalar sürecinde olayların yaşanma ihtimali, bu olaylar sırasında kamu güvenliğinin sağlanmasında zorluklar yaşanabileceği dikkate alınarak Eskişehir Valiliği’ne müzekkere yazılarak davanın yargılama sırasında kamu güvenliğinin sağlanmasında sıkıntı yaşanıp yaşanmayacağı ve Eskişehir Cumhuriyet Başsavcılığına da aynı mahiyette müzekkere yazılarak kamu güvenliğinin sağlanmasında sıkıntı yaşanıp yaşanmayacağı ve davanın başka yere naklinin gerekip gerekmediği konusunda görüşlerinin sorulmasına” karar verilmiştir.

Eskişehir 2. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından, Eskişehir Cumhuriyet Başsavcılığı’nın ve Eskişehir Valiliği’nin değerlendirmeleri de göz önüne alınarak 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 19/2. maddesi gereğince davanın nakli hususunda dosyanın Adalet Bakanlığı Ceza İşleri Genel Müdürlüğü’ne gönderilmesine karar verilmiştir. Adalet Bakanlığı Ceza İşleri Genel Müdürlüğü davanın nakli hususunda karar vermek üzere dosyayı Yargıtay 5. Ceza Dairesine göndermiştir.

Yargıtay 5. Ceza Dairesi’nin 07.11.2013 tarihli ve 2013/15890 Esas, 2013/10549 Karar sayılı kararı ile, davanın başka bir yere naklinin uygun olacağı yolundaki görüş ve Adalet Bakanlığının bu husustaki istemi dikkate alınarak, davanın kamu güvenliği gerekçesi ve CMK.nun 19/2. maddesi uyarınca Kayseri Ağır Ceza Mahkemesi’ne nakline karar vermiştir. Bu karar üzerine Eskişehir 2. Ağır Ceza Mahkemesi 13.11.2013 tarihli ve 2013/340 Esas ve 2013/393 Karar sayılı kararı ile dosyanın Kayseri Nöbetçi Ağır Ceza Mahkemesi’ne gönderilmesine karar vermiştir. Böylece önce delilleri karartılmaya çalışan davanın, fiilin gerçekleştiği Eskişehir İlinde görülmesinin önüne geçilerek bu kez de adil yargılama ilkesi ihlal edilmiştir.

Güvenlik gerekçesi ile Kayseri iline nakledilen davada bir başka olay daha yaşanmıştır. Kayseri 3. Ağır Ceza Mahkemesi, 4 ayrı şehrin mahkemelerinetanık ve müştekinin dinlenme talimatları düzenlemiştir. Oysa Ceza yargılamasının yüz yüzelik ilkesine göre, tüm delillerin Kayseri 3. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından ikame edilmesi gerekirdi. Hatırlamak açısından ifade ediyoruz, yüz yüzelik ilkesi ceza yargılamasında maddi gerçeğe ulaşılmasının temelidir.

“Öldürme” suçu yerine “Kasten Yaralama” suçundan verilen hükmü anlamak

Kayseri 3. Ağır Ceza Mahkemesi asli failler Mevlüt Saldoğan ve Yalçın Akbulut açısından TCK’nın 86/1-Kasten Yaralama, 3-d maddesi delaletiyle TCK’nun 87/4-2 ve TCK 62-Takdiri İndirim, maddesinin uygulanması neticesi kasten insan öldürme suçundan hüküm kurmamış ayrıca polis memurları Şaban Gökpunar ve Hüseyin Engin hakkında beraat kararıyla birlikte sivil sanıklar İsmail Koyuncu, Ramazan Koyuncu, Muhammet Vatansever ve Ebubekir Harlar açısından TCK 87/4-1-Kasten Yaralama, ve TCK 62. maddesi, ayrıca sanık Ebubekir Harlar için TCK 39. madde uygulanmıştır.

Oysa soruşturma savcısı tarafından hazırlanan İddianamede sanık Mevlüt Saldoğan hakkında uygulanması istenen TCK’nın 81. maddesi (kasten adam öldürme) ve duruşma savcısının da bu sanık hakkında TCK.’nın 81. madde uygulanması yolundaki mütalaasına müdahil vekilleri olarak katılmakla birlikte, TCK 82. Madde (nitelikli hal) yönünden ağırlaştırıcı hükümlerin uygulanmasını talep etmiştik. Asli fail Mevlüt Saldoğan hakkında TCK’nın 81.-Kasten Öldürme maddesi doğrultusunda hüküm kurulması yerine TCK 87/4 (Kasten Yaralama) maddesi üzerinden hüküm kurulmuştur. Bu hükmün açıklamasını davadaki delillerle yapmak mümkün değildir. O halde duruşma zabıtlarına bakalım.

26/11/2014 tarihli duruşmada sanık Mevlüt Saldoğan’ı şu beyanda bulunmuştur: “…. benim başımdaki Mustafa Aygün o gün İl Emniyet Müdür Yardımcısı, İstihbarat Şube Müdürü Mustafa ARIK, Çevik Kuvvet Şube Müdürü Halil müdür, benim kendi şube müdürüm, şube müdür yardımcım hepsi oradaydı, herkes dinliyordu, telsiz konuşmaları gizli olmadı. Peki, ben kendi kafama göre gözaltı yapabilir miyim sayın başkanım. Siz de hukukçusunuz, avukat arkadaşlarda hukukçu yapabilir miyim? Bak uzaklaştırmamı söylüyor bana o gün ne talimat verdiyse onu yapıyorum. Bugün bu Ülkenin sayın Cumhurbaşkanı, sayın Başbakanı sayın İçişleri Bakanımız ısrarla diyorlar ki Gezi Parkı eylemleri bir darbe girişimidir. Eğer Gezi Parkı eylemleri bir darbe girişimi ise ben bu darbenin bastırılmasında görevlendirilmişim. Resmi olarak da görevim var. Ben kimseyi öldürmekle hareket etmedim ben bir darbe girişimini bastırmakla görevlendirildim. Burada bana ne emir verilmiş ise ben onu yapmaya çalıştım…”

Mevlüt Saldoğan bu beyanlarıyla, aslında bu suçun azmettiricilerinin de adını vererek yargılamaya dâhil edilmelerini ve dinlenmelerini talep etmiştir. Sanık Mevlüt Saldoğan, duruşma savcısının kendi eylemi hakkındaki mütalaasında TCK’nın 81. maddesinden hüküm kurulmasını talep etmesiyle birlikte, emri verenleri ele vereceği tehdidini içeren bir üslup kullanmıştır. Aynı celse, sanık Mevlüt Saldoğan’ın müdafii de müvekkilinin açıklamasını teyit eden beyanlarda bulunmuş ve adı geçenlerin Mahkemede dinlenmesinin yanı sıra yargılamaya dâhil edilmesini istemiştir.

Sanık Mevlüt Saldoğan müdafi Av. Mutlu Karayılan sanığın beyanına ek olarak söz almış; “…başkanım ek olarak sadece bir iki cümle, burada müvekkilim kendiliğinden gidip görev almış, yahut da gitmiş, yahut da Ali İsmail Korkmaz’ı tanıyor da olay yerinde bulunması falan söz konusu değil, müvekkilim beyanlarında ısrarla isimlerden bahsetti, yani kendilerine kimler görev vermiş, bu nasıl olmuş, oradaki eylem nasıl bir eylemmiş, bununla alakalı olarak biz yine tefsi tahkikat taleplerimiz içerisinde Eskişehir Terörle Şube Müdürü’nün, Eskişehir Emniyet Müdür Yardımcısı’nın, Emniyet Müdürü’nün, Eskişehir Valisi’nin ve İçişleri Bakanı’nın da o zaman bu davaya dahil edilmesini, onlarında ayrı ayrı ifadesine başvurulmasını istiyoruz, yani İçişleri Bakanından hangi talimatla ne yapıldı da Eskişehir’e ne hangi talimat gitti Eskişehir Emniyet Valisi bunu nasıl yorumladı, talimatları nasıl dağıttı, yine kademe kademe zaten istenilen sonuçta kesin olan bu davaya dahil edilsin maddi gerçeğin aydınlatılması,…”

Mahkeme Başkanının “… dinlensin yani, dinlensin anlamında diyorsunuz değil mi ? sorusuna Sanık Mevlüt Saldoğan müdafi Av. Mutlu Karayılan devamla; “…davaya dahil edilsinler hem de dinlensinler, davaya dahil edilsinler, çünkü müvekkilim kendiliğinden gidip bir görevde bulunmadıysa mutlaka bir emir verenler vardır, emir verenlerin de sorumluluğu vardır o zaman bunlarda dahil edilsinler ki bu tevsi tahkikat taleplerimiz içerisinde bu da var, dinlenmesi halinde olay aydınlatılacaktır, yani istenilen de budur, daha iyi olur belki….” beyanında bulunmuştur.

Yargıtay ve Sonrası

Yargıtay 1.Ceza Dairesi ek savunma verilmemiş olması ve sanık Mevlüt Saldoğan’ın avukatının son savunmasının yapamamış olması nedeniyle hükmü usul yönünden bozmuştur. Yerel mahkeme bu eksiklikleri tek celsede gidererek aynı hükmü vermiştir. Sanık müdafiilerin ve katılan vekilleri olarak bizim temyiz talebimiz üzerine dava dosyası tekrar Yargıtay incelemesine gitmiştir.

Asli fail konumunda olan sanık Polis Memuru Mevlüt Saldoğan’ın duruşma beyanları esasen azmettiricileri işaret etmektedir. Sanıkların kasten öldürme suçundan kurtulma çabaları aynı zamanda azmettiricilerin yargılanmaktan kurtulma çabalarıyla mümkün olabilmektedir.

Adil bir yargılama ve adil bir kararın mümkün olması halinde kasten öldürme suçundan kurulacak hükmün sadece mevcut sanıklarla kalmayıp azmettiricileri kapsaması da mümkün olacaktır. Aslında yukarıda duruşma tutanaklarından aktardığımız bölümler bize azmettiriciler bu davanın bitmediğini ifade etmektedir.

Umudumuzu yitirmedik. Biz, “Bu dava bitti,” demeden bu dava bitmez.