Basın özgürlüğüne baskının umutları – Av. Fikret İlkiz (bianet)

Özgürlüklerden söz etmenin bile suç sayıldığı bir ortamda basın ve ifade özgürlüğünü sürekli sınırlandıranlar için “demokrasi” gereksizdir. Özgür haber dolaşımının yollarını sürekli tıkayan idari, siyasi ve yargısal işlemlerin tümü demokratik siyasal yapının bulunmadığının kanıtlarcasına çoğalmaktadır

Medya ve ifade özgürlüğünde yaşanan ciddi kötüleşme Türkiye’deki demokrasi için “varoluşsal bir tehdit” arz ediyor.

İki ayrı Rapor, ikisi de Türkiye’deki ifade özgürlüğü hakkında yazıldı.

Birincisi 12 Temmuz 2011 tarihli “Türkiye’de İfade Özgürlüğü ve Medya Özgürlüğü” Raporu Avrupa Konseyi İnsan Hakları Komiseri Thomas Hammarberg hazırlamıştı.

İkincisi 15 Şubat 2017 tarihli “Türkiye’de İfade Özgürlüğü ve Medya Özgürlüğü” Raporu Avrupa Konseyi İnsan Hakları Komiseri, Nils Muižnieks hazırladı.

Yaklaşık aralarında altı yıl var; iki rapor birbirinin tekrarı ve ikincisi birinci raporun kanıtı sanki… Zaman farklı, sonuçlar aynı. Mekân aynı yer, Türkiye…

Ne değişti? Hiçbir şey! Altı yıl önce ne ise, zaman ve mekânda ifade ve medya özgürlüğü varmış gibi tekrarlanıyor ve aslında yok! Dün var olduğunu savunanlar çoktu, memlekete demokrasi geldi diye davul çalan o çoklar bu gün yoklar.

Yeniden basın özgürlüğü ve baskılar gündemimiz oldu. Hiç şaşırtıcı değil, baskılar umut üretiyor, dirençli olmayı ve mücadeleyi beraberinde getiriyor.

Yeniden ve yineden basın özgürlüğüne yönelik baskıları ve sansürü konuşuyoruz.

Özgürlük yerine reva görülen baskı ve sansür, kaderimizi yazıyor. Ama değişecek…

Herkesin hakkı olan “görüş edinme hakkı” için gazeteciler kamuoyunun gözü kulağı olma görevlerini yerine getirmek istedikleri için tutuklanıyorlar, hapsediliyorlar veya cezalandırılıyorlar. Gazeteciler cezalandırma tehdidi altındalar. Kendilerine oto-sansür uyguladıkları halde güvende değiller. Risk altında gazetecilik yapmaya çalışıyorlar, suçlanıyorlar. Gazeteciler yine “gazetecilik suç değildir” diyorlar, ama bu onları yargılanmaktan ve mahkûmiyetten kurtarmıyor.

Özgür, doğru, yaygın haber dolaşımı; düşünce ve kanaatlerin özgürce açıklanması ve yayılması hakkını koruyan siyasal, demokratik ve yasal yapının sağlanmasına bağlıdır.

Devletlerin korunması adına halkın bilgilenme hakkının sınırlandırılması bile klasik demokrasinin terk ettiği bir anlayıştır. Bu yüzden “gerçeğe uygun haber dolaşımının” suçlanması ve gazeteciliğin suç sayılması kabul edilemez.

Siyasi tartışma özgürlüğü; Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne (AİHS) hâkim olan demokratik toplum düzeninin özüdür. AİHS’in temel amacı hükümetleri, siyasal iktidarları ve devleti muhalif düşünceler karşısında korumak değildir. Aksine herkesin kendisini endişe duymadan ve korkusuzca ifade edebileceği bir ortam yaratmak devletlerin, hükümetlerin görevidir.

Gazetecilik mesleğini; herkesin görüş edinme ve gerçekleri öğrenme hakkını kuşatan “korkular” ve “endişeler”; hayata egemen olmuştur. Korkuların ve endişelerin yarattığı ortamdaki baskılara karşı çarenin adı; hukukun üstünlüğü ve demokrasinin yeniden inşasıdır.

Demokratik, toplumsal ve siyasal düzenin temel ölçütü olan özgür haber dolaşımının sağlanması zorunludur, aksi takdirde “demokratik siyasal yapı” yok demektir. Eğer yoksa hukuk yoluyla demokratik siyasal yapıyı yeniden kurmaktır görevimiz.

BM İnsan Hakları Komitesinin 102. oturumunda (Cenevre, 11-29 Temmuz 2011) kabul edilmiş olan Genel Görüş’e göre; “İfade özgürlüğü, saydamlık ve hesap verebilirlik ilkelerinin yaşama geçirilmesinde gerekli koşuldur; saydamlık ve hesap verebilirlik ise, insan haklarının korunması ve geliştirilmesi açısından zorunludur. Görüş ve ifade özgürlükleri, geniş bir alana yayılan diğer insan haklarından eksiksiz yararlanılmasının zeminini oluşturur. Örneğin, ifade özgürlüğü, toplantı ve örgütlenme özgürlüğü ile oy hakkını yaşama geçirmenin ayrılmaz bir parçasıdır.”

Görüş ve ifade özgürlüğü hakkının sağlanması her devletin birincil görevidir.

Bu hakkın sağlanmasında devletler başta kendisi olmak üzere bu özgürlüğü ihlal etmeyecektir ve kimsenin de ihlal etmesine izin vermeyecektir.

Devletler, kitle iletişim araçları hakkındaki hukuki, kanuni ve idari düzenlemeleri saydamlık ve hesap verebilirlik temelinde sağlamalıdırlar.

Bizdeki uygulamalar ise tam tersidir.

Avrupa Konseyi İnsan Hakları Komiseri Thomas Hammarberg, 27 – 29 Nisan 2011 tarihleri arasında Türkiye’yi ziyaret etti. Ardından hazırladığı 12 Temmuz 2011 tarihli  “Türkiye’de İfade Özgürlüğü ve Medya Özgürlüğü” Raporu’nda; Türkiye’de ifade özgürlüğüne karşı sürekli ve ciddi bir tehdit oluşturma gayreti olduğuna değinmiş ve “son zamanlarda gazetecilerin dalgalar halinde tutuklanması da, bu riskin ne kadar gerçek bir risk olduğunu özellikle vurgular niteliktedir.” demişti.

2010 ve 2011 yıllarını değerlendiren Rapor’a göre; basın özgürlüğü ve basında çoğulculuk da dâhil olmak üzere ifade özgürlüğü konusunda, açık ve serbest tartışma sürmüş ve genişlemiş olmakla birlikte çok sınırlı ilerleme kaydedilmiştir. Türk hukuku AİHS’e ve AİHM içtihatlarıyla uyumlu olan yasal düzenlemelere sahip değildir. Bu nedenle basın özgürlüğünü güvence altında değildir. Gazetecilere karşı açılan ceza davası sayısının fazlalığı ve internet sitelerine sık sık getirilen yasaklar endişe konusudur. Oto sansür yaşanılan bir gerçek haline gelmiştir. Oto sansürün egemen olduğu böyle bir ortamda basın üzerindeki gereksiz siyasi baskılar ve yasal belirsizlikler uygulamada basın özgürlüğünü etkilemektedir. Sonuç olarak, Türkiye’de basın özgürlüğü güvence altında değildir, aksine ağır baskı altındadır.

Bu tespitleri gidermek için bir şeyler yapmak yerine, çok daha geriye geriledik.

Avrupa Konseyi İnsan Hakları Komiseri, Nils Muižnieks, 6-14 Nisan 2016 tarihleri arasında Türkiye’yi ziyaret etmişti. Ardından 15 Şubat 2017 tarihli “Türkiye’de ifade özgürlüğü ve medya özgürlüğüne” dair gözlem ve tespitlerini içeren Rapor yazdı. Komiser, Thomas Hammarberg’in 2011 yılındaki Raporuna sürekli ve esaslı atıflar yapmaktadır. Rapora göre; ifade ve basın özgürlüğü konusundaki olumlu gidiş durmuştur. İnternet mevzuatı olumsuz yönde değiştirilmiş örneğin önceden bir yargı kararına dayanmadan erişim engellemeleri için kanunda değişiklikler yapılmıştır.

Komiserin Nisan 2016 ziyareti esnasında yaptığı tespitler, Türkiye’de ifade özgürlüğü ve medya özgürlüğünün geriye gidişini çok açık ve çok net olarak ortaya koymuştur.

Öyle ki; medya ve ifade özgürlüğünde yaşanan ciddi kötüleşme Türkiye’deki demokrasi için “varoluşsal bir tehdit” arz etmektedir.  Türkiye’nin AİHS’e uyum konusundaki taahhüdünde “ciddi bir zayıflama” vardır.

Saydamlık ve hesap verebilirlik; insan haklarının korunması ve geliştirilmesi açısından zorunludur, ama Türkiye’de değildir. İfade özgürlüğünü saydamlık ve hesap verebilirlik ilkelerinin yaşama geçirilmesinde gerekli koşul olarak görmedikleri için Türkiye’de gazetecilik “suç” sayılmaktadır!

Özgürlüklerden söz etmenin bile suç sayıldığı bir ortamda basın ve ifade özgürlüğünü sürekli sınırlandıranlar için “demokrasi” gereksizdir. Özgür haber dolaşımının yollarını sürekli tıkayan idari, siyasi ve yargısal işlemlerin tümü demokratik siyasal yapının bulunmadığının kanıtlarcasına çoğalmaktadır.

2017 yılı zamanında mekânın bu hali; baskılara karşı umudun çoğaldığı düzene evriliyor.